|
 |
|
“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına
yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü
görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne
ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya
başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma
yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu
olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul
dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı.
Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı;
ağlayarak
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından
seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı
bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi,
her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak
aynı zamana yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili
görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?”
diye sordu. Doktor
“Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir”
dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi
aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası
“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek
birini bulduk ancak unutma bu bir sır”
dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan
yaratıldı.
Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal
hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat
oldu.
Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan
için hiçbir şey yapamadım”
“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma
kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..” Bu derin sır yıllar
boyunca gizlendi.
Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık
günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte
bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl
kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları
yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok
mutlu oldu” diye fısıldadı babası”. Ve hiç kimse, annenin daha az
güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe
bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde
değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen
şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!” |
"Bencil "yalnız
" olarak doğmuştu. Çok büyük sıkıntıları vardı yaşama gözlerini
açarken. Aç ,
güçsüz ve çaresizdi. Lakin bunu anlatacak çok güçlü bir silahı vardı
Elinde " Gözyaşları" Sadece kendini
düşünmeliydi çünkü sadece o vardı ve tek başına idi.
Derken önce "Şefkat " daha sonra da " Sevgi" ile tanıştı. Onu hemen
kollarına almışlar, giydirip ısıtmışlar, karnını doyurmuşlar,
şarkılar söyleyip uyutmuşlardı. Onun bütün kaprislerine içten bir
sıcaklıkla göğüs geriyordu onlar. Birde kalplerindeki en güzel
duygularla sarıp sarmalıyorlardı onu büyürken "Bencil " şımarıktı.
Onu dizginleyip uslandırmak oldukça güçtü.
Bu yüzden bir süre sonra "Eğitim" devreye girdi.
"Bencil" oldukça asi idi. bir süre dirense de "Eğitimin " tatlı dili
ve nezaketi onu gitgide eğitime doğru çekti. Ama gene de bencil
arasıra ortadan kaybolup "Oyun " denen eğlenceye kendini atıyordu
artık ona
benzeyen diğer " Benciller " de tanışıp arkadaşlık etmeye
başlamıştı. küçük "Bencil "Diğer bencillerle
zaman geçirdikçe birlikte "neşe " yi ve "Paylaşma " yı tanımaları
fazla zaman almadı böylece. Aradan yıllar geçtikçe eğitimle daha
sıkı fıkı oldular." Bencil sevgi şefkat eğitim ve paylaşımın
arasında büyümeye devam ediyordu. Onlarsa aralarında hep "mutluluk "
denen birinden bahsediyorlardı. Dayanamadı bir gün sordu eğitime :
"Ne idi mutluluk"
"Mutluluk senin içinde" dedi. "Yeterki onu hisset. Öyle bir hisset
ki çevrendekilere de yayılsın." Yalnız
unutma onu korumak biraz da senin elinde. Mutluluk birazda çaba ve
özveri ister. Ama inan "Bencil" bu
hepsine değer. Bencil o anda içinde "mutluluğu " hissetti.
Sımsıcaktı ve hiç de sandığı kadar uzakta da
değildi. Mutluluk kendi içinde ve yanı başında idi.
Başından beri hep tek başına olduğunu sanıyordu ama aslında hiç
yalnız değildi. Özellikle Sevgi ve şefkat onu hiç bir zaman. Yalnız
bırakmamış herzaman destek olmuşlardı. Gözleri yaşardı "Bencilin"
Nasıl olup da bunları şimdiye kadar bunları düşünememişti. Şimdi
sevgi ve şefkati içinde ta derinden hissediyordu. Öyle güzel bir
duygu idi ki bu…
Daha sonra diğer bencilleri ve paylaştıklarını düşündü. Neşelenmişti
işte o an eğitimle göz göze geldiler.
Eğitim ona gülümseyerek dedi ki "Artık senin benimle bu en son günün
" Bencil ağlamaklı oldu birden ne kadar da alışmıştı ki ona…
" Bencil herşey için teşekkür ederim eğitimini başarıyla tamamladın
Sen tanıdığım en başarılı öğrencimdin. Keşke herkes senin gibi olsa
idi Bundan sonra seni YAŞAMIN kollarına atıyorum artık sana "İNSAN"
diyeceğiz. İNSAN hiç bir zaman eğitimi ve onun ona verdiklerini
unutmadı. Yaşama koştu ve ona kucak açtı artık aldıklarını tek tek
Yaşama verme zamanı gelmişti Artık paylaşma zamanı idi Sevgi ve
şefkat ise onunla birlikte mutlulukla yaşamdaki diğer İNSANLARA
gülümsüyordu. |
|
Beş Maymun Hikayesi... Kafese beş maymunu
koyarlar...ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları
asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak
istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı
denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır. Bütün maymunlar bu
denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara
hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır.
Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun
koyulur. İlk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak
olur fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döver-ler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla
değiştirilir. Bu ikinci maymunda merdivene ilk yaptığı atakta dayak
yer. Bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni
maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni
gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan
yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda
hiç bir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların
dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir
salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene
yaklaşmamaktadır. Neden mi? Çünkü burada isler böyle gelmiş ve böyle
gitmelidir. |
|
Bir Adam Okyanus Sahilinde Yürüyüş Yaparken,
Denize Telaşla Bir Şeyler Atan Birine Rastlar.
Biraz Daha Yaklaşınca Bu Kişinin,
Sahile Vurmuş Denizyıldızlarını Denize Attığını Fark Eder Ve
"Niçin Bu Denizyıldızlarını Denize Atıyorsun ?" Diye Sorar.
Topladıklarını Hızla Denize
Atmaya Devam Eden Kişi,
"Yaşamları İçin" Yanıtını Verince,
Adama Şaşkınlıkla
"İyi Ama Burada Binlerce Denizyıldızı Var. Hepsini Atmanıza İmkan
Yok. Sizin Bunları Denize Atmanız Neyi Değiştirecek Ki ?" Der.
Yerden Bir Denizyıldızı Daha Alıp Denize Atan Kişi,
"Bak Onun İçin Çok Şey Değişti," Karşılığını Verir. |
Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır.
Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip,
tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı.
Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp
korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek
susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını
görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:
-Benim bundan öğrendiğim şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde
büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan
bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.
Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan
farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile
olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden
ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer
insanlar için...
Her insanın bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.
|
|
Bir gün, bir kozada küçük bir delik açildi ve bir
adam bedenini bu küçücük delikten çıkarmaya çalışan kelebeği
saatlerce seyretti.
Sonra, kelebek sanki daha fazla ilerlemek istemiyormuş gibi durdu.
Sanki,ilerleyebileceği kadar ilerlemişti ve artık daha fazla
ilerleyemiyordu. Ve adam, kelebeğe yardim etmeye karar verdi. Eline
bir makas aldı ve kozayı keserek deliği büyüttü.
Kelebek kolayca dışarı çıktı.
Fakat bedeni kocaman ve kanatları kuru ve buruşuktu.
Adam, kelebeği izlemeye devam etti, çünkü zamanla kanatlarının
büyüyüp bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut
ediyordu.
Fakat bu olmadı!
Gerçekte, kelebek ömrünün geri kalanını o kocaman bedeni ve kuru,
buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi. Uçmayı hiç
başaramadı.
Adamın bu aceleci iyiliği içinde anlayamadığı, bu kısıtlayıcı
kozanın ve kelebeğin o küçücük delikten dışarı çıkmak için verdiği
mücadelenin, kelebek için gerekli olduğuydu, çünkü bu, Allah'ın,
yasam sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru akmasını
sağlamak için bulduğu yoldu, böylece kelebek kozadan kurtulduğu anda
uçmaya hazır olabilecekti. Bazen mücadeleler, hayatımızda tam
olarak gerek duyduğumuz şeylerdir. Eğer Allah , hayatımıza hiçbir
engelle karsılaşmadan devam etmemize izin verseydi sakat kalırdık.
Simdi ve daha sonra olabileceğimiz kadar güçlü olmazdık. Asla
uçamazdık.
Güç istedim... Ve Allah , beni güçlü yapmak için karsıma Zorluklar
çıkardı. Bilgelik istedim... Ve Allah bana çözmek için Sorunlar
verdi.
Zenginlik istedim... Ve Allah çalışmak için bana Beyin ve güçlü
kaslar verdi.
Cesaret istedim... Ve Allah üstesinden gelmem için bana Tehlike
verdi.
Sevgi istedim... Ve Allah yardım etmem için Sorunlu insanlar
verdi.
İyilik istedim... Ve Allah bana fırsatlar verdi. İstediğim hiçbir
şeyi elde etmedim İhtiyacım olan herşeyi elde ettim.
|
|
Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir
teklifte bulunur: 'Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?'
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul
ederler. 'O zaman' der öğretmen. 'Bundan sonra ne dersem
yapacağınıza da söz verin' Öğrenciler bunu da yaparlar. 'Şimdi
yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve
beşer kilo patates getireceksiniz!' Öğrenciler, bu işten pek birşey
anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde
patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan
öğrencilerine şöyle der öğretmen:
-'Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir
patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın
içine koyun.'
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken,
bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen,
kendisine 'Peki şimdi ne olacak?' der gibi bakan öğrencilerine
ikinci açıklamasını yapar:
- 'Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda
taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken
sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar.'
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni
yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: 'Hocam, bu kadar ağır
torbayı her yere taşımak çok zor.' 'Hocam, patatesler kokmaya
başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem
sıkıldık, hem yorulduk?'
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
-'Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz.
Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi
karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek
en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.' |
|
Bir profesör sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini
Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede
yaşayan 200 erkek çocuğunun durumlarını araştırmaları ve her bir
çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti.
Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının
olmadığını dile getirmişlerdir.
Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü
tesadüfen bu çalışmayı buldu ve öğrencilerden bu projeyi
sürdürmeleri ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmaları istedi.
Öğrenciler o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180
çocuktan 176’sının olağanüstü bir başarı gösterip avukat doktor ya
da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.
Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer
yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için her
biriyle buluşma şansı oldu “o koşullarda nasıl bu kadar başarılı
oldunuz?” sorusuna verdiği cevap hep aynıydı : mahalle okulunda bir
öğretmenimiz vardı onun sayesinde
Profesör bu öğretmen i çok merak etmişti hala hayatta olduğunu
öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı kendisini
ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne
eklediği kırışıklara rağmen hala dinç duran bir yaşlı kadın buldu.
Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp
başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli
formülün ne olduğunu sordu. Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve
dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:” çok basit” dedi, “
BEN O ÇOCUKLARI ÇOK SEVDİM” |
|
ÇETİN ALTAN
Büyük dostum Prof.Sadun Aren, HG. Wells"in bir hikayesini anlattı.
Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.
Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.
Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı
bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf,
evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...
Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası.
Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı
kapalıymış gözleri...
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya:
Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.
Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına
geçer yaşarım.
...
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok
hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp
gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları
doğrusu başka türlüymüş.
...
Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü
adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:
- Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.
Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar
içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak
mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
- Anlıyorum tabii...
- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...
...
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle
biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı,
beriki bacağını sallıyor vs...
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
- Anlatsana...
- İçeri girdiniz göremiyorum ki...
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat,
demişler.
- Arada duvar var görmüyorum.
Körler :
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.
Bak, şimdi bilemiyorsun.
- Çıkın dışarı, söyleyeyim.
- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...
- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.
- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun,
acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...
...
Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii...
Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın
yüzünde gezdirirken:
- Buldum, demiş. Bozukluk burada...
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim,
düzeltirim onu...
Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış
kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da
düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
NOT : yirmi sekiz yıl önce yazılmış bir yazı... "Geçip giderken"
den...
DÜŞÜN !
KONUŞ !
DİNLE ! |
|
Çocuk Pazar sabahı saat 8.30 da uyandı. Cuma günü
okuldan gelirken “bu hafta sonu önceki haftalardan farklı olacak.
Kalan derslerimi tamamlayacağım ve önümdeki hafta içindeki sınavlara
iyi hazırlanacağım.Diye karar vermişti. Bu sebeple Cuma akşam üstünü
ve geceyi çok iyi geçirdi. Televizyon seyretti, müzik dinledi, uzun
uzun telefonla görüştü ve gece oldukça geç saatte yattı. Çünkü ders
çalışması için daha önünde uzuuun uzuuun iki gün ve iki gecesi
vardı. Cumartesi günü arkadaşlarıyla beraber oldu. Biraz dolaştılar
her zaman gittikleri yere gittiler. Sohbet ettiler sohbete o kadar
çok dalmışlardı ki zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmedi bile.
Ders çalışmadığı için zaman zaman biraz rahatsızlık duyduğu oldu
ancak içinden gelen bu huzursuzluğu”daha önümde koskoca bir Pazar
var” diyerek bastırdı.
Pazar sabahı, işte bu şartlar altında 9,00 da uyandı. Önce güzel
bir sabah kahvaltısı yaptı. Sonra sabah gazetelerini şöyle bir göz
geçirdi. Ders çalışmak için sabah azimliydi. Saat 10.30 olmuştu.
Şöyle bir televizyona göz atıp odasına geçmek istedi fakat film öyle
heyecanlıydı ki bir türlü televizyonun başından kalkamıyordu. Önünde
daha koskoca bir Pazar günü olduğunu düşünerek bu filmi izlemesinde
bir sakınca olmadığına karar verdi.
Film bittiğinde saat 12.00 ı geçiyordu. Hafta içi günlerde bu
saatte yemek yemeğe alışkın olduğu için karnı acıktı. Annesinin
özenle hazırlamış olduğu yemekleri yerken evdekilerle koyu bir
sohbete girdi. Yemekten sonra yine çalışma odasına yönelmişti ki
televizyonda maç yayını başlamıştı. Haftanın en önemli maçıydı. Bu
maçı seyretmek için insanların birbirini çiğneyip, dünyanın parasını
verdiklerini düşününce ayağına kadar gelen bu maçı seyretmemenin
büyük kayıp olacağını düşündü. Tüm hafta bu maç konuşulacaktı maç
biter bitmez ( nasıl olsa 90dak.) sıkı bir şekilde çalışmaya
başlamaya karar vererek maçı izlemeye koyuldu.
Maç bittiğinde hafta sonu yaşadıklarını düşünmeye başlamıştı ki
annesi içeriden çayın hazır olduğunu duyurdu. Oda çayı içip ders
başına geçmenin doğru olacağına karar verdi çay bittiğinde üzerine
bir ağırlık çökmüştü. Haftanın yorgunluğu , maçın gerginliği, sınav
stresleri ve çayla birlikte yenilenler ... onu iyice gevşetmişti ”
nasıl olsa şimdi çalışamam” diye düşündü ve dinlendikten sonra
çalışmaya karar verdi.
Saat 19.00 sıralarında içindeki huzursuzluğu bastırmaya gayret
ederek çalışma masasına yönelmişti ki en sevdiği arkadaşıyla ,ailesi
onlara misafirliğe geldi. Misafir varken de ders çalışılmazdı ya ...
birlikte sevdikleri diziyi seyrettiler. Artık kalan zamanında sadece
en önemli iki dersi çalışırım diye düşünüyordu. Fakat yavaş yavaş
uyku bastırmaya başlamıştı. Eğer uyumazsa yeni başlayan haftaya
yorgun ve uykusuz girecekti. Bu sebeple kendi kendine şöyle dedi.”
Bugün çalışamadım. AMA YARIN SÖZ ÇALIŞACAĞIM”. Yarı sıkıntılı yarı
huzurlu odasının yolunu son kez tuttu. Ancak çalışmak için değil ,
uyumak için... |
|
Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan
öğreniriz.
Bir süre önce, bir arkadaşım, 3 yaşındaki kızını, bir rulo altın
renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı.
Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı
bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.
Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve
"Bu senin için babacığım"
dedi.
Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun
boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.
Kızına bağırdı:
Birine bir hediye verdiğin zaman içinin
dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"
“
Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:
Ama babacığım, kutu boş
değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin
icin babacığım."
“
Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi
için yalvardı.
Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca
sakladığını anlattı bana.
Ne zaman cesaretini
kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya
koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.
Gerçek anlamda bakmak gerekirse,
herbirimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize unulan
karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz.
Dünyada sahip olabileceğimiz daha
değerli bir şey olamaz |
|
Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil"i kıyafet
gezmeye karar vermiş.
Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan
yaşlı
bir adam görmüşler..
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,
ihtiyari selamlamış.
" Selamünaleyküm ey pir"i fani..."
" Aleykümselam ey serdar"i cihan..." Padişah sormuş.
" Altılarda ne yaptın ?"
" Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene
sormuş.
" Geceleri kalkmadın mi ?"
" Kalktık...Lakin, ellere yaradı..." Padişah gülmüş.
" Bir kaz göndersem yolar misin ?"
" Hem de cıyaklatmadan..."
Padişahla bas vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
Padişah
bas vezire donmuş.
" Ne konuştuğumuzu anladın mi ?"
" Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.
" Bu aksama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."
Korkuya
kapılan bas vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına donmuş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..
" Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, bas veziri söyle bir
süzmüş.
" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.."
Bas vezir, yüz altın vermiş.
" Sen padişahı, serdar"i cihan, diye selamladın. Nereden anladın
padişa h olduğunu.."
" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası
giyemezdi.."
Vezir kafasını kaşımış.
" Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek..."
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kıs günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı
ay da kıs
çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha
sormuş...
" Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha almış.
" Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız. Evlendiler,
başkasına yaradılar, dedim..." Vezir gene kafasını sallamış.
" Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.
" Onu da sen bul..." |
|
Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir şeye
çarptığını fark etti. Eğildi baktı. Aman Allahım!. Ayaklarının
arasında, bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi, diri ve
kanlıydı. Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetten
çıldıracaktı. Kalp tıp tıp atıyordu ve sımsıcaktı.
Delikanlı, sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren
kalpten kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği,
kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra
sakinleştiğinde, onun sahibini bulmak için en yakındaki evin
kapısını çaldı ve zincir aralığından bakan genç kıza;
“Bu kalp sizin mi?” diye sordu. “Biraz önce buldum onu.”
Kız, mahcup bir ifadeyle; “Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir
vefasıza kaptırdım” dedi. “Yandaki eve sorun, onların olabilir.”
Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan
hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler.
Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla
örtmeye çalışırken;
“Bu kalp sizin mi acaba?” diye sordu. “Hala atıyor da”
Beyefendi , ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü bir
yudum çekerek;
“Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom” diye sırıttı. “Komşu evde bir
yaşlı ihtiyar var, belki o bilir sahibini...”
Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan
kalbi bitişik kulübedeki yaşlı ihtiyara koşturarak;
“Bu sizin mi?” diye sordu. “Çabuk olun, neredeyse duracak.”
Yaşlı adam, okumakta olduğu Kutsal kitabı yavaşça kapatırken;
“Ben kalbimi, her şeyimle Allah’a verdim evlat” diye gülümsedi.
“Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana sormuyorsun?”
“Her ikisi de yaşlanıp bunadı.” Diye söylendi genç. “Bir bebek gibi
alaka görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip onları terk
ettim.”
İhtiyar adam, büyük bir üzüntüyle; “Terk ettin ha...!” diye
mırıldandı. “Terk ettin demek”
Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysa ki yaşlı
adam, beklediği cevabı çoktan almıştı. Delikanlıya doğru emin
adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı delikanlının gömleğini
bir hamlede yırtarak göğsünü açıverdi. Delikanlının sol göğsünde,
avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı. |
Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte
çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri
ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve
karlarını eşit olarak bölüşürlerdi. Günün birinde bekar kardeş kendi
kendine:
“Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil”
dedi, “Ben yalnızım ve pek fazla geremksinimim yok.”
Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek
kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli
olan kardeş, kendi kendine:
“Ürünümüzü ve karımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil,
üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman
onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı
zaman hiç kimsesi yok bakacak” diyordu.
Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı
gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki erkek
de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her
ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu.
Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl
taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar. Çuvallarını
yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.
Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır. |
|
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine
kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.
Bakalım neler olacak?.
Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,
saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene
kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.
Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar
vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir
köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı
ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı
ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden
sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin
durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu
vardı içinde.
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
"Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır." |
|
Fransa’da, ağır işçilerin işleri hakkında ne
düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir
inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve
patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan
ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır.
Aynı soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için,
kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de
monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta
bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir
katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor
olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün
hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi
vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur,
yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte
midir?
Seçim size ait.... |
|
yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken hiç bir
çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere
geri döndü.
Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın? Sen
de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok
ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci
kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik ve
yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol
etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Allah
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden
arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir
yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan, dinleyecek
kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster
fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın... |
|
Günlerden bir gün bir baba zengin ailesini ve oğlunu
köye götürdü.Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar
fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin
çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.
Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu, "insanların ne kadar
fakir olabildiklerini gördün mü?" "Evet!" "Ne öğrendin peki?"
Oğlu yanıt verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var,
onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz
var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal
lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya
kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."
Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu
ekledi,
“Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!” |
|
Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir
sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan
biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun
evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine
konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl
boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun
evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından
gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine
getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir
gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.
“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden?.” Diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap
vermiş.
“Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin
sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen
bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”
Sucu şöyle demiş:
“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni
istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanını
bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun
sonunda yine suyununu yarısını kaybettiği için kendini kötü
hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:
“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın
tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim
senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına
çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları
suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla
patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde
bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”
Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak
kovalarız. Tanrı’nın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez.
Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek
gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep
olabilirsiniz. |
|
İyi kalpli sağır adam, bir gün komşusunun hasta
olduğunu öğrenir. Kendi kendine:
-Komşum hastalanmış, onun ziyaretini yapmam, hal ve hatırını sormam
lazım. Ama ben sağır bir adamım, o da hasta, sesi çıkmaz. Zaten
hastaya malum şeyler sorulur, malum cevaplar alınır.
Ben nasılsınız diyeceğim, o iyiyim, teşekkür ederim diyecek. N
yiyorsun dersem, elbette bir yemek ismi söyleyecek, ben de afiyet
olsun derim. Doktorlardan kim geliyor, diye sorarsam, bir doktor adı
verecek. Ben de
iyi doktordur derim, olur biter diye düşünür. Hastayı ziyarete
gider, başucuna oturur:
-Nasılsınız? diye hal hatır sorar.
Hasta inleyerek:
-Ölüyorum! diye cevap verince, sağır adam:
-Oh oh, çok memnun oldum, diye karşılık verir. Hasta:
-bu ne demek, adam ölümüne memnun olunur mu? diye kızar.
Sağır tekrar sorar:
-Ne yiyip ne içiyorsun?
Hasta kızgınlıkla:
-Zehir! der.
Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanarak:
-Afiyet olsun ! diye karşılık verir.
Hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder.
Tedavi için doktorlardan kim geliyor? Hasta:
-Hadi be defol!... Azrail geliyor...diye cevap verir. Sağır:
-Çok bilgin, tecrübeli bir doktordur. İnşaallah yakında bir
çaresini bulur... deyince hasta dayanamaz:
-Kahrol! diye bağırır. Sağır ise komşuluk hakkını yerine getirdiği
için çok memnun ayrılır.
Sağırın yaptığı kıyas yüzünden on yıllık dostu ve hal-hatır sorması
hiç olup gitti. Senin duygu kulağın sağırsa, gönül kulağın açık
olmalı. Gönül kulağı, her şeyi duyar ve işitir.
MEVLANA- Mesnevi'den. |
Küçük çocuk,
baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını
gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "Bizim eve bile sığmaz"
dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine
takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek
ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak: -Baloncu amca,
dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı. Adam çocuğu söyle bir
süzdükten sonra: -Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle. -Bayramda
vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak. -Öyleyse
bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim. Çocuk sessizce
geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu
olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra
elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki
büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup
bitenleri büyük bir merakla takip ederken,baloncu ona doğru dönerek:
-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana
veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak
ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp
tırmanmaya başladı. Hedefine adım-adım yaklaşırken duyduğu heyecan,
bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu.
Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti
vedallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan
birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta
kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını
çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi
ve adam dönerek: -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o? Adam
elini tersiyle burnunu sildikten sonra: -Seninki ağaçta kaldı evlat,
dedi. İstersen çık al. Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım
kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar
arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
"Olsun", diye mırıldandı. "Olsun." Ağacın üzerinde kalsa da, bir
balonum var ya artık |
|
Kendi halinde yaşayıp giden yaşlı bir adamcağız...
Bir karısı, bir de
külüstür kamyoneti var. Şehir içinde yük taşıyor, kazandığı üç-beş
kuruşla
geçinmeye çalışıyorlar.
Kamyonetini yenilemek bir yana, doğru dürüst bakımını bile
yaptıramıyor."Bari lastikleri yenileyebilseydik" dediği bir zamanda,
kadına bir miktar miras kalıyor.
Yanlış olmasın, 30 milyon civarında; hani o paranın para olduğu
zamanda. Rakamda yanılıyor olabilirim, belki de 30 bin lira. O
parayla dört lastiği de yenilemek mümkün. Kadın, parayı eşine
veriyor lastik alması için.
Adam yolda giderken, genç yasta dul kalmış olan, önceden tanıdığı
bir
kadına rastlıyor.Hal hatır sorduktan sonra, iki çocuğuyla perişan
bir
durumda olduğunu anlatan o genç kadına elindeki bütün parayı veriyor
adam.
"Al kızım" diyor, "senin ihtiyacın benden daha fazla."
Çaresiz kadıncağızın nasıl sevindiğini tahmin edersiniz. Bin türlü
dua
ediyor şoför amcaya.
Şoför amca, aksama eve dönünce eşi soruyor :
"Aldın mi lastikleri ?"
Adam ne desin...
- Almadım.
- Neden?
- Lastik yokmuş.
Baştan söylemeyi unuttum, bu tontoncuklar, Anadolu"nun ufak bir
şehrinde
yaşıyorlar. Yani lastiğin bulunmaması normal sayılabilir.
- İyi madem... Parayı ne yaptın? Kaybetmedin ya!..
- Yok canım... Para şeyde, lastikçide. Gelince verecek.
Ondan sonra, kadın her aksam aynı soruyu soruyor, adam aynı cevabı
veriyor:
- Gelmiş mi lastikler?
- Gelmemiş.
- Gelmiş mi?
- Gelmemiş.
Derken, o meşhur "Körfez Krizi" patlak veriyor. Adam artık her aksam
aynı
yalanı söylemekten usanmış, eve gittiğinde diyor ki:
- Hanım, bizim lastikler yurt dışından gelecekti. İşte şimdi
gelmesi imkansız.
- Neden?
- Malûm işte, Körfez Krizi çıktı ya...
Kadıncağız günlerce, aylarca dua ediyor,
"Şu Körfez savaşı bir an önce bitsin de bizim adam, arabanın
tekerlerini
yenilesin" diye.
şoför amca kabak lastiklerle yoluna devam ediyor. Günün birinde
savaşın
bittiği ilan ediliyor.
Artık adam da söylediği yalanın ağırlığı altında iyice ezildiğini
fark ederek,
"Bu akşam eve gidince doğrusunu açıklayacağım" diye geçiriyor
içinden, "ne
olursa olsun, kıyamet mi kopar?"
O kararlılıkla eve gittiğinde,
"Hanım, hani şu bizim lastik meselesi vardı ya..." diye söze
başlamak
üzereyken,
Eşi "Hah tamam" diyor,
- Biliyorum.
- Neyi biliyorsun?
- Gelmiş, gelmiş.
- Ne gelmiş?
- Lastikler.
- Ne lastiği yahu?
- Arabanın...
- Nerden biliyorsun?
- Canım, senin lastikçi geldi.
- Benim lastikçi mi?
- Evet, iste şu kartı bıraktı bugün. Muhakkak yarın gelsin alsın
lastikleri dedi.
- Allah!..
Adam şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyor. Yemeğini yiyor, namazını
kılıyor, yatıyor ama uyku ne mümkün? Sabahı zor ediyor. Erkenden
kalkıp
elinde kart, lastikçinin kapısına dikiliyor.
Lastikçi,
"Nerdesiniz beyim?" diye söze başlıyor, "Allah aşkına gelin alın şu
lastiklerinizi !"
Şoför amcamız "Bu neyin nesi?" diye ısrarla sorunca, lastikçi
meselenin aslını anlatıyor.
- Geçenlerde rüyamda Efendimizdi gördüm. "Filanca adama git, ona
dört
lastik ver." buyurdu. Ben de hayırdır inşallah dedim ama, sonra
rüyadır bu
deyip pek önemsemedim. Ne ettiğimi fark edemedim... Cahillik işte,
bağışlayın. Hayatım altüst oldu. Evvelki gece tekrar gördüm. Beni
bir
azarladı ki sormayın.Bana şöyle söylendi :
"Senin kurtuluşun o adama vereceğin dört lastikte..."
"Ne olur, su lastikleri alın da kurtarın beni." |
Mahkeme salonunda, seksen yaslarındaki yaşlı çiftin durumu içler
acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice
çukurlaşmış gözlerini ve bitkin bakışlarını süzüyordu. Hakim tok
sesiyle, yaşlı kadına: “Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?”
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını
aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı. “Bu herif yetti gayri,
50 yıldır bezdirdi hayattan...” Sonra uzunca bir sessizlik hakim
oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün
manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir
nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda
gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu
dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
“Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl
önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir
yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum
bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım.
Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...
İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu bu herif bir gece kalkıp bir kere
de bu çiçeği ben sulayayım demedi.
Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş
uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50yil geçirdim. Hayatımı
umudumu her şeyimi verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik
olsun benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz
daha iyiyim yemin ederim. “Hakim yaşlı adama dönerek; “Diyeceğin bir
şey var mı baba?” dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o
ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz
ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu: “Askerliğimi Reisi
Cumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin görkemli
görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime"mi de orada
tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim.
İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısından onu hekime
götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç
sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın gezinsin
dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi...” O
günlerde tesadüf bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: “Gece çiçek
sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve
onu seyrettim. O sevdiğim kadını yavrusu bildiği çiçekleri sularken
seyrettim. Her gece O çiçek ben oldum sanki...” dedi adam.
O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... “Her gece o
yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef gece
sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... yaşlılık... Ben de
uyanamadım. Uyandıramadım...Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu
yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım...”
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
“Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukça cimri olalım” |
|
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı
çaldılar.
“Eski gazeteniz var mı, bayan?” Çok işim vardı. Önce hayır demek
istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de
ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri
girin de, size kakao yapayım” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak
ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de
hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da
olsa ısıtabilirdim minikleri.
Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm
ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma
odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım
içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana
döndü ve “Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu.
“Zengin mi?Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an
yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına
dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız
takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra
gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile
etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir
şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.
Pişirdiğim
patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak
bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da
fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi.
Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim.
Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala.
Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne
denli zengin olduğumu. |
|
Yaşlı bir adam emekli olduktan sonra bir lisenin
yanında küçük bir ev aldı. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur
içinde geçirdi ama ders yılı başlayınca huzuru kaçtı.
Okulların açıldığı ilk günden başlayarak öğrenciler, dersten çıkar
çıkmaz yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmeliyorlar,
anlamsız sesler çıkararak bağırıp, çağrıyorlar, dayanılmaz
gürültüler yapıyorlardı. Çocukların gürültülerinin dinmek tükenmek
bilmeyeceğini anlayan yaşlı adam, bu işe bir son verebilmek için
kurnazca bir çözüm buldu. Ertesi gün çocuklar öğrenciler okuldan
çıkıp, yine dayanılmaz gürültüler yaparak evinin önünden geçerken
yaşlı adam dışarı çıktı, onlara bir öneride bulundu.
"Siz hepiniz çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz" dedi.
"Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin
yaşındayken aynı biçimde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım. Siz
bana gençliğimi anımsatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve
gürültü yaparsanız size her gün bir dolar veririm. Kabul mü?."
Bu öneri çocukların çok hoşuna gitti. Her gün hem eğleniyorlar, hem
bol bol gürültü yapıyorlar, hem de bir dolar para kazanıyorlardı.
Bu durum bir hafta bu biçimde sürdükten sonra birgün yaşlı adam
çocukları yine durdurdu ve onlara kısa bir açıklama yaptı:
"Çocuklar, yaşam pahalılığı, enflasyon beni de etkilemeye başladı"
dedi. "Bugünden sonra size ancak elli sent verebileceğim. Beni
anlayışla karşılayacağınızı umarım."
Bu durumdan pek hoşlanmamalarına karşın çocuklar yaşlı adama anlayış
gösterdiler ve günlük gürültülerini elli sent karşıladığında yapmayı
kabul ettiler. Aradan birkaç gün daha geçtikten sonra yaşlı adam
birgün çocukları yine durdurdu ve onlara bir durum açıklaması daha
yapmak zorunda kaldığını bildirdi:
"Bakın, bizim emekli paralarını gününde ödemiyorlar" dedi.
"Durumum biraz sıkışık... Üzülerek söylüyorum ama yapabileceğim
başka birşey yok... Bundan sonra size ancak yirmibeş sent
verebileceğim... Tamam mı?.. Anlaştık mı?"
Yaşlı adamın bu son önerisi, çocukların hiç de hoşuna gitmedi.
"Olanaksız bayım" dedi içlerinden biri. "Günde yirmibeş sent için bu
işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kusura bakmayın ama,
biz işi bırakıyoruz." |